Dua ve Dua İle Tedavi

Dua, ibadetin özü ve iliği olmakla birlikte, aynı zamanda ruhsal rahatsızlıklarda çok etkili ve hiç yan tesiri olmayan bir tedavi şeklidir. Ancak her dua, herkese mutlaka bir ibadet sevabı kazandırırsa da kişiye özel durumlarda yani ruhsal rahatsızlıklarda her dua herkese iyi gelmez. Bunun için kötü niyetli kimselerin yaptıklarını bozmak ve özellikle büyüye maruz kalmış kimseleri veya cinlerin üzerinde etkisi olanları bundan kurtarmak için farklı bir şekilde dua etmek gerekir. Bunun için seçilmiş ayetler ve dualarla bu duaların okunacağı miktarları belirleyen rakamlar devreye girmektedir. Her rakam bir telefon numarası gibidir ve her rakamın özel bir anlamı vardır. Buna daha sonra değineceğiz.

 

Bizler genellikle, ibadetlere bağlı olarak dua ederiz. Beş vakit namazların arkasında, Cuma ve Bayram namazlarından sonra, iftarda veya benzeri yer ve zamanlarda... Bunlara ek olarak bir de sıkıntılı anlarımızda ve deyim yerindeyse Allah’a bir işimiz düştüğü zaman dua ederiz. Namazlardan sonra yapılan dualar kabule en yakın dualar olduğu için bu şekilde dua etmekten başka ayrıca dua etmeyi adet haline getirenlerimiz çok azdır. Oysa geçmiş büyük insanların, özellikle yaptığı günlük, haftalık ve hatta aylık duaları vardır ve her gece yaptıkları dualar vardır. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v), duayı dilinden hiç eksik etmezdi ve nerede, hangi şartta, ne vakit olursa olsun sürekli dua eder, dilini dua ve zikirle ıslak tutar, bunu da hep tavsiye ederdi.

Hz. Peygamber (s.a.v), dua etmek için boş vakit ve fırsat aramaz, biriyle konuşmadığı zaman Rabbiyle konuşur, her anını dua ile doldururdu. Yolda, sokakta, namazda, namazın içindeki her yerde, namaza başlarken ve bitirirken, mescide girerken ve çıkarken, evine girerken ve çıkarken… Her yerde ve her zaman dua ederdi... Özellikle sadece dua etmek için secdeye kapanıp dakikalarca öyle kaldığı, hatta ashabın bir daha kalmayacak sandığı ve günün her saatinde dua ettiği sağlam kaynaklarda nakledilmektedir. Yine bir kısmımız sadece başı sıkıştığı zaman, o da birkaç cümleyi geçmeyen dualar ederiz. Bu tür kimseler çoğunluktadır. Ancak duada esas olan ısrar ve tekrarlayarak çokça dua etmektir. Bu konuda geniş açıklamayı ileri konularımızdaki yerine ve diğer dua kitaplarına havale ederek, şimdi kısaca duanın önemine işaret etmek istiyoruz.

Her zaman ve her yerde dua etmek mümkündür. Belli birkaç yerin dışında insan her zaman dua edebilir. Duaların kabul edilmesine en uygun zamanlar olan mübarek vakitler, aylar, günler ve geceler, kaçırılmaması gereken fırsatlardır ki, Allah (c.c), bunları bize birer fırsat olarak vermiştir. Mesela:

“Kandil geceleri” olarak bildiğimiz Regaip, Beraat, Mevlit ve Miraç geceleri ile Ramazan ayının her gecesi ve özellikle Kadir Gecesi, insanların temizlenmesi için birer fırsattır. Yıl içerisinde Cuma gecelerini ve günlerini, icabet saatini ve diğer fırsatları değerlendiremeyenler için bu geceler, birer ekstra fırsattır. Özellikle Ramazan ayı ve Kadir gecesi çok özel gecelerdir ki, bu gecelerde yapılan dualar, genellikle geri çevrilmez dualardır ve Allah (c.c), riya karıştırılmadığı ve usulüne uygun yapıldığı müddetçe bu gecelerde yapılan duaları geri çevirmez ve herkese mutlaka istediği de verilir. Bu nedenle bir hadiste şöyle buyrulmaktadır:

“Ramazan girip çıktığı halde günahları affedilmemiş olan insanın burnu sürtülsün. Anne ve babasına veya bunlardan birine yetişip de onlar sayesinde cennete girmeyen kimsenin de burnu sürtülsün. Ben yanında zikredildiğim zaman bana salât okumayan kimsenin de burnu sürtülsün!”(1)

Mutlaka dua etmek ve yana yakıla Allah’a yalvarmak gerekiyor. Hatta bunun için sabah vakitleri ile karanlık geceler tercih edilmeli, herkesin birileriyle beraber olup uyuduğu zaman, O’nu seven ve sevgisini isteyenler, gecelerin koynunda Onunla beraber olmayı tercih etmelidir. O zaman görülecektir ki, çok şey değişecektir. Böylesine kolay ve insandan en azı istenen dua ve ibadetler yapılmazsa yüce Allah’ın ikaz ve ihtarlarına, azar ve itaplarına maruz kalmak vardır. Nitekim bir ayette, iman edip iyi işler yapanlara yüce Allah’ın, mükâfatlarını tam olarak vereceği ve onlara lütfundan daha fazlasını da ihsan edeceği bildirilirken; kulluktan yüz çevirip kibirlenenlere de azap edeceği bildirilmektedir. Bunlar için ayrıca kendilerini Allah’ın azabından yine Allah’tan başka kurtaracak kimsenin bulunmayacağı da sert bir dille anlatılmaktadır.(Nisa, 4: 173). Allah’a inanıp ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler için ise, sertlik sınırı da aşılarak tehdit şeklinde şöyle denilmektedir:

“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar, bütün mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görseler, hemen ona saparlar. Bu durum, onların ayetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gafil olmalarından ileri gelmektedir.”(A’raf, 7: 146)

Bu ikaz ve ihtarlar insana yeterli gelmiyor ve hâlâ ibadet yapmak için içinde kuvvetli bir aşk ve heyecan duymuyorsa, belki de, haksız yere böbürlenip kibirlendiği ve Allah’a kulluk etmeye ve ibadette bulunmaya tenezzül etmediği için “ayetlerden uzaklaştırılmış” olabilir. Böylece gerçeği görmesi engellenmiş, basireti bağlanmış olabilir. Bu durum ise bir kul için olabilecek en kötü durumdur. Bunun için yapılacak şey, tevazu ile yüzünü yere koyup Allah’a secde etmek, buna engel olmaya kalkan nefsini ve şeytanını zincire vurmaktır. Bundan sonra ise, şükreder ve haddini bilip Allah’a ibadete devam ederse, bu bir tövbe sayılacağından Allah onun bundan sonraki yaptıklarını zayi etmeyecek, belki de geçmişini telafi etmek için yeni fırsatlar tanıyacak, günahlarını sevaplara dönüştürmenin yollarını açacaktır. Nitekim birtakım büyük günahlar işlediği halde tevbe etmeyenlere azap edeceğini bildirdiği bir seri ayetin devamında tövbekâr olanlar için de şöyle buyurmaktadır:

“Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.”(Furkan, 25: 70)

Evet, ibadet etmek… Ağaçlar, taşlar ve hayvanlarla bunların gölgeleri bile ibadet ederken, kendisine akıl, irade ve düşünce verilen insanın, düşünüp Allah’a kulluk etmemesi gerçekten oldukça üzücü ve düşündürücüdür:

“Allah'ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek ve Allah'a secde ederek sağa sola döner.”(Nahl, 16: 48)

Ağaçlar, taşlar ve gölgeleri bile kendilerini yaratıp yaşatan yüce kulluk ediyorlar. İbadetsiz ve duasız insanın, taşlardan ve ağaçlardan ne farkı var demeyeceğiz artık… Onlardan daha aşağı bir durumda olduğunu bu ayet ortaya koymuş oluyor. Bunun yanında duasız bir hayatın, kul için bir felaket olduğunu ve duasızlığın kulun bedbahtlığının açık göstergesi olduğunu söylemek de bir abartı sayılmaz. Nitekim bir hadiste, Hz. Peygamber (s.a.v), ibadetin bir çeşidini ve ruhunu teşkil eden duanın önemine işaretle, bir defasında “dua, ibadettir” derken, bir başka defasında da “dua ibadetin kendisidir” buyurmuş ve sonra şu ayeti okumuştur:

“Rabbiniz; ‘Bana dua edin ki size icabet edeyim. Bana ibadet etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler var ya, alçalmış ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir’ buyurmuştur.”(2)

Bütün bunlar, dua ve ibadetin önemini anlatmakla birlikte, İslâm Dininin kolaylığını ve onun yaşanmaz bir şey olmadığının da göstergesidir. Buhârî ve Nesâî’nin rivayet ettikleri bir hadiste ise, dinin zor olduğunu düşünenler için bunu daha açıkça ifade eden Peygamberimiz (s.a.v);

“Bu din kolaylıktır. Kimse (aşırı gayretle) dini geçmeye çalışmasın, (başa çıkamaz, yine de yapamadığı eksiklikleri kalır ve) galibiyet dinde kalır”(3) buyurmuştur.

Bu yüzden insan, gücünün yettiği kadar ibadet ve dua ile Allah’a yakın olmaya, Ona kendini sevdirmeye çalışmalıdır. Onun rızası ile her şey hallolur. Onun rızasını kazanan, dünya ve ahiret huzuruna ve mutluluğuna kavuşur. Bediüzzaman’ın dediği gibi:

“Onu bulan her şeyi bulur, Onu kaybeden de bulsa bulsa ancak başına bela bulur…”

Evet, Allah’a inanıp ibadet etmeyen, yani inancını kaybeden ancak başına bela bulur...

Designed by HostingVakti